The Language Instinct – Dil İçgüdüsü Kitap Notları – 3
Herkese selam!
Bugün sizlerle Charlie Munger’ın önerdiği kitaplar listesinde de yer alan, Steven Pinker tarafından kaleme alınan ve Türkçe’ye “Dil İçgüdüsü” adıyla çevrilen “The Language Instinct” kitap notlarının bu son bölümünü paylaşmaya devam ediyorum.
Notların birinci bölümüne buradan, ikinci bölümüne ise buradan ulaşabilirsiniz. Hazırsanız, şimdi devam ediyoruz…
Dil Organları ve Dilbilgisi Genleri
Bu bölüm, dilin biyolojik bir içgüdü olduğunu ve beynimizde belirli bir yapıya sahip olduğunu öne süren kanıtları detaylandırır.
Dilin Biyolojik Kökeni ve Beyin İlişkisi
Yazar, dilin bir içgüdü olduğunu savunur ve bu durumun, geleneksel beşeri ve sosyal bilimler tarafından dilin kültürel bir olgu olarak görülmesiyle çeliştiğini belirtir. Kitap, dilin öğrenme, konuşma ve anlama içgüdüsü hakkında temel bir şey yazma niyetindedir.
Eğer dil bir içgüdüyse, beyinde tanımlanabilir bir bölüme sahip olması ve hatta gelişimine yardımcı olan belirli gen dizileri içermesi gerekir. Bu genler veya nöronlar zarar gördüğünde, beynin diğer kısımları sağlam kalsa bile dil yeteneği etkilenebilir. Bunun tersine, eğer dil sadece genel zekanın bir uygulaması olsaydı, beyin hasarlarının bireyleri genel olarak daha az zeki hale getirmesi ve dil de dahil olmak üzere her alanda gerileme yaşanması beklenirdi.
Afazi ve Dil Bozuklukları
Henüz dil organı veya dilbilgisi geni tam olarak saptanamamış olsa da, araştırmalar devam etmektedir. Kavrama yeteneğini koruyarak dili etkileyen birçok nörolojik ve genetik bozukluk bulunmaktadır.
Broca Afazisi: Beynin sol yarımküresinin ön lobunun alt kısımlarındaki devrelerde hasar (felç veya silah yaralanması gibi nedenlerle) genellikle konuşma güçlüğüne yol açar, ancak anlama yeteneği büyük ölçüde korunur. Bu durumdaki hastalar, fonksiyonel dilbilgisi sözcüklerini (ör. “or,” “be,” “the,” “-s” eki) atlar ve dilbilgisel olarak çözümleme gerektiren soruları anlamakta zorlanırlar. Beynin sol yarımküresinin genel olarak dil kontrolünde uzmanlaştığı bilinmektedir. Broca’nın bu tespiti 130 yılı aşkın süredir çeşitli kanıtlarla desteklenmektedir.
Wernicke Afazisi: Bu durumda hastalar genellikle konuşulanları anlamakta zorlanır ve akıcı ama anlamsız konuşmalar üretirler. Bazı durumlarda, duyduklarını anlamadan sürekli tekrar ederler. Wernicke afazisi olan hastalar isim kullanımında sorun yaşayabilirken, yüklemlerle daha az sorun yaşarlar; bu da yüklemlerin sözdizimiyle daha yakından ilişkili olduğunu düşündürür. Wernicke alanı, beynin dil anlama kısmının ardında yatan alan olarak kabul edilmiştir.
Spesifik Dilsel Noksanlık Durumu (SLI): Bu sendrom, zeka geriliği, sağırlık veya otizm gibi diğer bilişsel, algısal veya sosyal rahatsızlıklar olmaksızın çocukların dil gelişimini geciktirdiği veya aksattığı bir durumu ifade eder. SLI’lı çocuklar kelimeleri net telaffuz etmekte zorlanır ve genellikle yetişkinliğe kadar dilbilgisel hataları tekrarlarlar.
Dil terapistleri, SLI’nın aile içinde yaygın olduğu izlenimine sahiptir ve yeni istatistiksel çalışmalar bu gözlemi desteklemektedir. K ailesi üzerine yapılan bir araştırma, büyükanne, dört yetişkin çocuğu ve torunlarının yarısında dil anomalisinin bulunduğunu göstermiştir. Bu durum, genetik bir faktörün normal çocukların dilbilgisi kurallarını bilinçsizce öğrenmesini etkilediğini düşündürmektedir. Bu bireyler, yeni kelimelerin çoğulunu oluşturmak gibi kural tabanlı dilbilgisi görevlerinde zorluk çekerler ve bilinçli mantıkla telafi etmeye çalışsalar da sonuçlar genellikle beceriksizcedir.
SLI ve Broca afazisi, dil yeteneğinin zarar gördüğü, ancak zekanın geri kalanının az ya da çok etkilenmediği durumlar sunar. Bu, dilin zekadan ayrı olduğunu kesin olarak kanıtlamasa da, dilin beyin üzerinde özel ve yüksek taleplerde bulunabileceğini düşündürür.
Beynin Dil İçin Tasarımı ve Lateralizasyon
Yazar, dil içgüdüsünün beyinde bir yerde şekillenmiş olması gerektiğini ve bu beyin devrelerinin onları oluşturan genler tarafından hazırlanması gerektiğini belirtir.
İnsan beyni, duyusal ve hareket organlarındaki simetriyi yansıtır. Ancak, çevreyle doğrudan etkileşimde olmayan iç organlar simetrik olmak zorunda değildir. Zamanla koordineli olan dil gibi bilgi işleme eylemleri de simetriye ihtiyaç duymaz.
Konuşmanın sıralı kontrolü için gerekli mikro devrelerin, nesnelerin hassas ve kasıtlı yönetimi için gereken devrelerle aynı tarafta (genellikle sol yarımküre) bulunması mantıklıdır. Çoğu bilişsel psikolog, çok parçalı nesnelerin tanınması, hayal edilmesi ve adım adım mantık yürütme gibi işlemlerin de beynin sol tarafında yer aldığına inanmaktadır.
Dil lateralizasyonu açısından, sağ elini kullananların %97’sinde dil beynin sol tarafı tarafından kontrol edilirken, solakların sadece %19’unda dil beynin sağ tarafında kontrol edilir. Geri kalan %68’inde ise dil sol tarafta veya iki yarımküreye eşit dağılmış olabilir. Solakların dildeki bozukluklara karşı daha dayanıklı olma şansları daha yüksek olabilir.
Beynin kıvrımlı korteksini düz bir yüzeye sererek yapılan manyetik rezonans görüntüleme teknikleri, dil ile ilgili tüm bölgelerin birbirine bağlı olduğunu ve aynı alanda yer aldığını göstermiştir.
Dil alt-organları, perisylvian bölgesinde kabaca tanımlanabilir: ön kısım (Broca alanı dahil) dilbilgisi oluşumuyla, arka kısım (Wernicke alanı dahil) ise kelime anlamları ve bazı anlamsal yapısal biçimlerle ilişkilidir. Ancak beynin daha küçük, dilsel olarak etiketlenebilecek alanlarını tam olarak saptamak hala zordur.
Nörolojik Temeller ve Genlerin Rolü
Dilin farklı bölümleri için kesin bir atlas çıkarmanın zor olmasının nedenleri arasında, bazı dilsel bilgilerin birden fazla yerde yedekli olarak depolanması ve hastaların genel mantık yürütme yetenekleriyle telafi etmeleri yer alır.
Yazar, dil organlarının incelenmesinin “pul büyüklüğünde lekeler” aramakla sınırlı kalmaması gerektiğini, zihinsel yaşamın altında yatan hesaplamaların karmaşık sinir ağı devrelerinden kaynaklandığını belirtir.
Mikro nöronlar, “mantıksal kapılar” (VE, VEYA, DEĞİL) gibi işlev görerek çıkarım yapmanın temelini oluşturabilirler. Bu minyatür nöronlar, belirli ağırlıklara sahip sinapslar aracılığıyla birbirine bağlanarak, dilbilgisinin temeli olan mantıksal işlemleri gerçekleştirebilirler. Örneğin, bir fiil ve zaman düşünülerek belirli bir fiil nöronunun etkinleşmesi ve yanlış çekim eklerinin engellenmesi bu şekilde işleyebilir.
Bebeklerin beyinlerinin, belirli bir dilde hangi kombinasyonların veya kural dışı yapıların bulunduğunu bilmeden, kişi, sayı, zaman ve haller için doğuştan “beklentilere” sahip olduğu varsayılır. Öğrenme süreci, uygun sinapsları güçlendirerek ve diğerlerini görünmez bırakarak gerçekleşir.
Embriyo beyninde nöronların nasıl bağlandığı üzerine yapılan araştırmalar, nöronların belirli alanlarda doğduğunu, ardından gliyal hücreler aracılığıyla nihai yerlerine kaydığını ve hedef bölgenin salgıladığı kimyasallarla aksonların yön bulduğunu gösterir. İlk bağlantılar genellikle eksiktir, ancak uygun olmayan aksonlar ölür.
Tek bir genin nadiren bir organizmanın tek bir ifade edilebilir kısmını tanımladığı, daha ziyade gelişimin belirli anlarında belirli bir proteinin salınımını tanımladığı ve bunun birçok başka genden de etkilendiği belirtilir. Beyin bağlantı sistemi, bağlantılarını kuran genlerle karmaşık bir ilişkiye sahiptir.
Dilbilgisi Genlerinin Tanımı: Dilbilgisi genleri, beynin belirli yerlerinde ve zamanlarında, nöronları ağlara yönlendiren, çeken ve yapıştıran proteinleri şifreleyen veya kopyalayan genlerdir; bu, öğrenme sırasındaki sinaptik ayarlamalarla birlikte dilbilgisel sorunlara çözüm üretir.
Kekemelik, disleksi ve SLI gibi dil bozukluklarının kalıtsal olduğu kanıtlanmıştır. Bu sendromlar tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek oranda görülür. SLI olan bireylerin zekası ortalama veya ortalamanın üzerinde olabilir, bu da sendromun beynin dil oluşumu bağlantı sisteminin gelişimindeki kalıtsal yönlendirmelere işaret ettiğini gösterir. Bu sendromda, telaffuz veya geç konuşma sorunları zamanla düzelse de, dilbilgisi eksiklikleri devam eder.
Dil bozuklukları üzerine yapılan son araştırmalar, dilsel olarak normal beyinlerde bulunan perisylvian bölgesindeki asimetrinin SLI’lı bireylerde eksik olduğunu göstermiştir. Önümüzdeki yıllarda dilin genetiği ve nörolojisi hakkında daha fazla ilginç keşif beklenmektedir.
Bu bölüm, dilin sadece kültürel bir öğrenim ürünü olmadığını, aynı zamanda biyolojik bir temele, genetik etkilere ve beyinde belirli bölgelerle ilişkilendirilebilen karmaşık bir içgüdüsel yeteneğe sahip olduğunu detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Big Bang Büyük Patlama
Bölüm, insan dilinin evrimini ve hayvan iletişimiyle arasındaki farkları Darwinci evrim teorisi perspektifinden incelemektedir.
İnsan Dili ve Hayvan İletişimi Arasındaki Temel Farklar
Kitap, insan dilinin hayvan iletişim sistemlerinden önemli ölçüde farklı olduğunu belirtmektedir. Hayvan iletişim sistemleri genellikle şu üç modelden birine dayanır:
Sınırlı bir seslenme dağarcığı: Avcıların gelişi veya bölgeye sahip çıkmak gibi belirli durumlar için kullanılan kısıtlı bir sesler bütünü.
Sürekli, tekdüze bir sinyal: Bal arısının coşkulu dansı gibi, bir durumun önemini dereceli olarak belirten sürekli bir sinyal.
Belirli bir tema üzerinde rastgele çeşitlemeler: Bir kuşun şakıması gibi, her defasında farklı bir etkiyle yinelenen ancak sonsuz çeşitlilik sunmayan bir dizi varyasyon.
Buna karşılık, insan dilinin tasarımı oldukça farklıdır:
Sınırsızlık (Enginlik): İnsan dili, sınırsız sayıda tümce veya birleşik sözcük üretebilme kapasitesine sahiptir.
Sayısal (Dijital) Yapı: Bu sınırsızlık, discrete (ayrık) ögelerin belirli birleşimler ve düzenlemelerle yeniden düzenlenmesinden kaynaklanır; bir termometredeki cıva gibi sabit bir işaretin çeşitlemesinden değil.
Bileşimsel (Kompozisyonel) Yapı: Sonsuz sayıdaki birleşimlerin her birinin, kendilerini oluşturan ilkelerin, kuralların ve parçaların anlamlarından türetilebilen farklı ve tahmin edilebilir bir anlamı vardır.
Şempanze Dil Eğitimi Deneyleri ve Eleştirisi
Bazı psikologlar, hayvanların genel öğrenme yetenekleri sayesinde bir dil edinebileceklerine inanmıştır, özellikle de şempanzelerin. Kitapta, Gua, Viki, Sarah, Lana, Kanzi, Washoe ve Koko gibi şempanzelerin dil eğitimi deneyleri örnek olarak verilmektedir; bu deneylerde şempanzelerin sembolleri veya işaret dilini öğrendikleri iddia edilmiştir. Ancak, yazar bu iddialara şüpheyle yaklaşır ve deneylerin genellikle abartıldığını veya yanlış yorumlandığını belirtir.
Eleştiriler şunları içerir:
Şempanzelerin “tümce” uzunlukları sabit kalırken, insan çocuklarının tümce uzunlukları hızla artar.
Şempanzelerin işaretleri genellikle tekrarlayıcıdır ve eğitmenlerinin hareketlerinin azıcık değişmiş halleridir.
Şempanzeler, dilin temel bir anlayışına sahip görünmezler; örneğin, “meyve suyu” işareti sadece “meyve suyu” değil, aynı zamanda “meyve suyunun saklandığı yer” veya “beni meyve suyunun saklandığı yere götür” anlamına da gelebilir. Onlar genellikle işaretleri isteklerini belirtmek için kullanırlar, çevre hakkında yorum yapmak için değil.
İnsan çocukları, iki yaşındayken bile tümcelerdeki özne-nesne-yüklem sıralamasını anlayabilirken (örneğin, “Minik Kuş Kurabiye Canavarı’nı gıdıklıyor” ile “Kurabiye Canavarı’nı gıdıklayan Minik Kuş’u bulsana!” arasındaki farkı anlarlar), şempanzelerin bu tür bir sentaktik kavrayışa sahip olduğuna dair net bir kanıt yoktur.
Dilin Evrimi ve Doğal Seçilim
Kitap, insan dilinin evriminin, filin hortumu gibi türümüze özgü, eşsiz bir adaptasyon olduğunu ve bir “Büyük Patlama” olayı olmadığını savunur. Evrim, bir merdiven gibi ilkelden moderne doğru ilerleyen doğrusal bir süreç değil, dallanmış bir çalılık gibidir. İnsanlar ve şempanzeler, artık var olmayan ortak bir atadan evrilmişlerdir, birbirlerinden değil.
Dilin evrimine dair kanıtlar şunları içerir:
Arkeolojik Kanıtlar: Homo erectus gibi erken insan türlerinin karmaşık aletler kullanması ve ateşi kontrol etmesi, bir tür dilin varlığını düşündürebilir, ancak kesin değildir.
Fizyolojik Kanıtlar: Bebeklerde gırtlağın aşağı inmesiyle ses yolunun daha fazla sesli harf üretmeye uygun hale gelmesi, ancak boğulma riskini de artırması, dilin fizyolojik bedellerine rağmen sağladığı avantajların evrimsel bir adaptasyon olduğunu düşündürür.
Doğal Seçilim: Darwin’in doğal seçilim teorisi, karmaşık biyolojik özelliklerin (göz gibi) nasıl ortaya çıktığını açıklar. Yazar, dilin de bu süreçle evrildiğini, çünkü çok büyük hayatta kalma ve üreme avantajları sağladığını ileri sürer. Bu avantajlar, avcılık, çevresel bilgi aktarımı ve sosyal rekabetteki ikna ve müzakere yeteneği gibi faktörleri içerebilir.
Chomsky’nin Şüpheciliği ve Yazarın Karşı Argümanı
Noam Chomsky, dilin evrim teorisiyle açıklanamayacak kadar güçlü olduğunu ve belki de fiziksel prensiplerden kaynaklandığını öne sürmüştür. Yazar, bu görüşe karşı çıkarak, doğal seçilimin karmaşık organların evrimini açıklayan tek bilimsel yol olduğunu ve dilin sağladığı avantajların (örneğin kesin bilgi iletme yeteneği, dedikodu yapma ve ikna becerisi) karmaşık dilbilgisini evrimsel olarak desteklediğini savunur.
Dilin Nörolojik Temeli ve Genetik İlişkisi
Dil yeteneğini mümkün kılanın beynin boyutu veya şekli değil, nöral mikro devrelerin mükemmel kablo sistemi olduğu belirtilir. Genetik farklılıklar, dil öğrenme yeteneğindeki bireysel farklılıkları açıklayabilir, ancak tek bir “dilbilgisi geni” yerine, dil yeteneğini etkileyen birçok genin karmaşık etkileşimi söz konusudur. Erken çocukluk dönemi, dil ediniminde kritik bir evre olarak kabul edilir; bu dönemden sonra dil öğrenimi zorlaşır ve tam hakimiyet sağlanamaz.
Sonuç olarak, yazar, insan dilinin eşsiz karmaşıklığının bir “Büyük Patlama” sonucu değil, doğal seçilim yoluyla kademeli olarak evrilen ve türümüze özgü adaptif avantajlar sağlayan bir içgüdü olduğunu vurgular.
Dil Bilirkişileri
Bölüm, dilin doğası ve kullanımı üzerine yerleşik ve bilimsel görüşler arasındaki karşıtlığı ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Kaynaklara göre, bu bölüm dilin nasıl işlediğine dair yaygın yanlış anlamaları ve dilbilimcilerin bu konudaki bakış açılarını tartışır.
Bölümde öne çıkan ana fikirler ve tartışmalar şunlardır:
Yerleşik Kurallar ile Betimsel Kurallar Arasındaki Fark
Yerleşik Kurallar (Prescriptive Grammar): Okullarda öğretilen ve bir dilin nasıl “konuşulması gerektiğine” dair talimatlar veren kurallardır. Dil bilirkişileri (dil uzmanları) genellikle bu kurallara odaklanır ve dilin “doğru kullanımı” konusunda reçeteler sunarlar.
Betimsel Kurallar (Descriptive Grammar): Bilim insanlarının, insanların dili gerçekte nasıl konuştuğunu ve kullandığını tanımlamak için ortaya koyduğu kurallardır. Bilim insanları için dilin temel olgusu, onun tamamen doğaçlama oluşudur.
Yerleşik Kuralların Eleştirisi ve Kökeni
Yazar, yerleşik dilbilgisi kurallarının çoğunun “düpedüz aptalca” olduğunu ve kullanım kitaplarından çıkarılması gerektiğini savunur. Bu kuralların, dilin doğal işleyişine yabancı olduğunu ve hatta yazarları “belirsiz, acemi, fazla uzun, anlaşılmaz” yazılar yazmaya zorladığını belirtir.
Bu “dil bilirkişisi rezaleti”nin kökeni 18. yüzyılda İngiltere’ye dayanır. Londra’nın mali ve politik merkez haline gelmesiyle, Londra lehçesi önem kazanmıştır. Eğitimli insanlar, Latinceyi mantık ve kesinlik ideali olarak görerek, İngilizceyi Latince kalıplarına sokmaya çalışmışlardır. Bu durum, piyasa gücüyle şekillenen stil ve kılavuz kitaplarına talep yaratmış ve kitaplar, giderek daha karmaşık kurallar içermeye başlamıştır. Bu tarihsel gelişimin, günümüzdeki “mastarlar bölünmez” veya “cümle edatla bitirilmez” gibi takıntıların izlerini taşıdığı ifade edilir.
Dilin Evrenselliği ve İçgüdüsel Doğası
Yazar, dilin örümcek ağı dokunması kadar içgüdüsel olduğunu ve üç yaşındaki her çocuğun dilbilgisi açısından dahi olduğunu iddia eder. Dilbilgisel şemanın DNA’mıza kodlandığını ve beynimize yerleştirildiğini belirtir. Dilbilimsel bilim insanlarının bakış açısından, dilin sonsuz sayıda yeni cümle anlama ve konuşma yeteneğine sahip olması önemlidir. Bu karmaşık mekanizma, bir araya gelen çok sayıda bölümden oluşan karmaşık bir tasarıma sahiptir. Yüzeydeki çeşitliliğe rağmen, dünya dillerinin altında yatan “Evrensel Dilbilgisi” adında ortak bir tasarım bulunur. Bu temel tasarım olmasaydı, dil öğrenimi mümkün olmazdı.
Yaygın Dil Kullanımına Yönelik Yanlış Anlamalar
Dil bilirkişileri, sıradan insanların dilsel kaynaklarını hafife almakla suçlanır. Sıradan insanların, ne kadar az eğitimli olsalar da, karmaşık dilbilgisi kurallarına uydukları ve kendilerini büyüleyici bir coşkuyla ifade edebildikleri vurgulanır. “Kaba saba dilin kaba saba düşünceleri beraberinde getireceği” iddialarının ironik olduğu, çünkü bu iddiaları dile getirenlerin de genellikle “karmakarışık sözler” kullandığı belirtilir.
Genç argosu, telaffuzdaki bölgesel farklılıklar, bürokratik laf kalabalığı, yazım ve noktalama hataları gibi durumların dilin gerilemesinin kanıtı olarak sunulması eleştirilir. Yazar, standart olmayan lehçeler için “yanlış dilbilgisi,” “çatlak yapı” veya “yanlış kullanım” gibi terimlerin kullanılmasının hem aşağılayıcı hem de bilimsel olarak yanlış olduğunu ifade eder. Konuşmada “you know,” “like,” “sort of,” “I mean” gibi ifadelerin kullanımının, genç Amerikalıların sosyal mesafeyi düşük tutma çabasıyla ilgili olabileceği gibi sosyal ve bağlamsal nedenleri olduğu açıklanır.
Dilin Evrimleşen ve Değişen Doğası
Yazar, dilin “sabitlenip” zamana ve şansa bağlı değişikliklere dur demesinin ne mantık ne de tecrübeyle haklı çıkarılabileceğini belirtir. Dilin sürekli değiştiği, ancak bu değişikliklerin dilin bozulmasına yol açmadığı, aksine “yeniden çözümleme” sayesinde yeni kombinasyonlar üretmek için tükenmez bir kaynak olduğu ifade edilir. Dilbilgisi genleri ve nörolojinin dil üzerindeki etkisi gibi konuların hala araştırılmakta olduğu ve gelecekte ilginç keşiflerin beklendiği vurgulanır.
Özetle, “Dil Bilirkişileri” bölümü, dilin kullanımına dair geleneksel, kuralcı yaklaşımları eleştirerek, dilin altında yatan karmaşık, içgüdüsel ve evrensel bir yapıya sahip olduğunu bilimsel kanıtlarla ortaya koyar. Bölüm, dilin doğal işleyişini anlamanın, yüzeysel hatalara veya estetik tercihlere odaklanmaktan çok daha önemli olduğunu savunur.
Zihin Tasarımı
Bu bölümde, yazar, dil içgüdüsünün varlığına ikna ettikten sonra, bunun neden önemli olduğunu açıklamayı amaçlamaktadır. Dilin insan olmanın bir parçası olması nedeniyle merak uyandırdığı belirtilir, ancak dilden daha önemli olan el gibi fiziksel özelliklerin aksine, dilin zihnin en erişilebilir kısmı olduğu ve insan doğasının iç yüzünü anlamaya yardımcı olduğu ifade edilir.
Bu bölümün temel argümanları ve kavramları şunlardır:
Evrensellik ve Zihin Tasarımı
Yazar, dilin evrensel olduğunu ve insan türünün tarihi boyunca var olduğunu vurgular.
Dillerin karşılıklı anlaşılmaz olsalar da, yüzeysel çeşitliliğin altında fiiller, cümle yapıları, kelime yapıları, hal ekleri, yardımcı fiiller ve diğer unsurlarıyla Evrensel Dilbilgisi’nin tek bir bilişsel tasarımı yatmaktadır.
20. yüzyıl antropolojisinin sunduğu çeşitli insan zihinleri görüntüsünün, aslında köpek ile kedi arasındaki fark kadar yüzeysel olabileceği, altında evrensel bir insan doğasını gizlediği öne sürülür.
Bu, “aynı dili konuşmamanın” bir psikodilbilimci için sadece yüzeysel bir fark olduğu anlamına gelir. Yazar, karmaşık dilin her yerde insanlar ve kültürler arasında var olduğunu ve hepsinin aynı zihinsel tasarımın altında yattığını bildiği için, artık hiçbir konuşmanın kendisine yabancı gelmediğini belirtir. Ritimler aracılığıyla altta yatan yapıları gördüğünü ve hepimizin aynı zihne sahip olduğunu hisseder.
Rölativizm ve Evrensel Zihin
Fodor’un görüşüne göre, dinleyenin önyargıları ve beklentileri tarafından bozulmadan konuşanın cümlesini kelimesi kelimesine ileten bir cümle algı modülü, her yerde ve her zaman aynı olan, evrensel olarak yapılandırılmış bir insan zihninin simgesidir. Bu, insanların tercih, gelenek ve kişisel çıkarlardan bağımsız olarak doğru ve gerçek olan üzerinde uzlaşmasına olanak tanır.
Bu fikir, “gerçekliğin nesnel bir şey olduğunu reddeden rölativizm ile kaplanmıştır” ve dil içgüdüsünün varlığı bu reddi sorgular.
İnsan Doğasının Esnekliği
İnsan doğasının kültürel olarak çelişen durumlarda bile çelişkili ve isabetli tepkiler verebilecek kadar esnek olduğu sonucuna varılır. Bu, insan potansiyelinin tamamını tanımayı ve her insani yeteneğin uygun bir yer bulacağı daha elverişli bir sosyal doku örmeyi gerektirir.
Kalıtım ve Çevre Tartışması (Geleneksel Model Eleştirisi):
Yazar, dil anlayışının bilimsel modanın gülünç bir sarkaç görüntüsünün altında kalmasından endişe duyar ve dilin anlaşılmasının insan doğasını ve zihnini incelemek için daha tatmin edici bir yöntem sunduğunu belirtir.
“Kalıtım ve çevrenin davranışa neden olup olmadığı” tartışmasını “tutarsız” olarak nitelendirir. Alice’in Cheshire Kedisi’nin yavaş yavaş kaybolup sadece gülümsemesinin kaldığı örneğiyle, algılayan biri olmadan çevrenin, davranan biri olmadan davranışın veya öğrenen biri olmadan öğrenme eyleminin var olmasının saçmalığını vurgular.
Evrensel İnsan Özellikleri ve Kavramları
Metin, insan doğasının temelini oluşturan, dilsel ve dilsel olmayan bir dizi evrensel yetenek ve kavramı listeler. Bunlar arasında:
Dilsel yetenekler: Açıkça ifade etme, dedikodu, yalan söyleme, aldatma, sözlü mizah, alaycı mizah, şiirsel ve etkileyici konuşma, yazma ve hikaye anlatma, mecaz kullanma, şiirde dilsel ögeleri tekrarlama.
Zaman ve Mekan kavramları: Günler, aylar, mevsimler, yıllar için adlar; geçmiş, şu an, gelecek; mekan, hareket, hız, konum, uzaysal boyutlar.
Beden ve Zihin: Vücut uzuvları, ruhsal durumlar (heyecanlar, sezgiler, düşünceler), davranış eğilimleri, bağışlama, ödünç alma, nesneleri ve insanları etkileme.
Sayısal ve Kategorik kavramlar: Sayılar (en az “bir”, “iki” ve “ikiden fazlası”), özel isimler, iyelik ifadeleri.
Sosyal ve Akrabalık ilişkileri: Anne-baba arasındaki ayrımlar, akrabalık kategorileri (anne, baba, oğul, kız evlat), yaş dilimleri; eril, dişil, siyah, beyaz, doğal, kültürel, iyi, kötü gibi ikili ayrımlar.
Mantıksal Bağlaçlar: “Değil”, “ve”, “aynı”, “eşdeğer”, “zıt” gibi genelden özele, kısmiye bütüne doğru mantık bağları.
Varsayımsal Akıl Yürütme: Mevcut olmayan ve görünmeyen varlıkların aslında var oldukları çıkarımını yapma yeteneği.
- Dilsel Olmayan Sözel İletişim: Bağırma, haykırma gibi.
- Davranış Yorumlama: Davranıştan niyet çıkarma.
- Yüz İfadeleri: Mutluluk, üzüntü, öfke, korku, şaşırma, iğrenme, küçümseme gibi yüz ifadelerini tanıma, maskeleme, değiştirme, taklit etme.
- Duygusal İfadeler: Şefkat gösterme.
- Benlik ve Başkaları: Ben ve diğeri duygusu, sorumluluk, isteyerek ve istemsiz davranış, niyet, özel iç hayat, normal olana karşı anormal olan, akli durumlar.
- Empati ve Çekim: Empati duygusu, cinsel çekim, güçlü cinsel kıskançlık.
- Korkular: Çocuksu korkular, özellikle yüksek seslerden ve birinci yaşın sonunda yabancılardan korkma, yılan korkusu, Oedipusvari duygular.
- Algı ve Estetik: Yüz tanıma, bedeni süsleme ve saç şekillendirme, sağlık ve güzelliğe dayalı cinsel çekicilik.
- Temel İhtiyaçlar ve Faaliyetler: Temizlik ve sağlık kuralları, dans, müzik, oyun oynama (dövüş oyunları dahil).
- Araç Kullanımı ve Teknoloji: Kesici aletler, tokmaklar, saklama kapları, sicimler, kaldıraçlar, mızraklar gibi amaçlara göre üretilen çeşitli araçlar ve bunlara bağımlılık. Ateşin yemek pişirme ve diğer amaçlarla kullanımı, tıbbi ve eğlence amaçlı uyuşturucu kullanımı, barınma, insan yapımı ürünlerin süslenmesi.
- Sosyal Yapılanma: Sütten kesme konusunda standart örnekleme ve zamanlama; bir toprak üzerinde iddia eden ve kendilerini farklı hisseden bir grupta yaşama; anne, genellikle biyolojik anne ve etrafındaki çocuklardan oluşan aileler, bir veya birden çok erkek; çocuk sahibi olabilecek bir kadına ulaşma hakkının kamusal bakımdan kabulü anlamında kurumsallaşmış evlilik; çocukların aile büyükleri tarafından sosyalleştirilmesi (tuvalet eğitimi dahil); büyüklerini taklit eden çocuklar; uzak akrabayı yakın akrabadan ayırt etme ve yakın akrabadan yana davranma; ana-oğul arasındaki ensest ilişkiden kaçınma; cinsel konulara büyük ilgi duyma.
Doğuştan Gelen “Özdeşlik” Kavramı
“Özdeşlik” duygusunun doğuştan gelmesi gerektiği vurgulanır.
Öğrenmedeki genelleme dürtüsünün kendiliğinden oluştuğu ve doğuştan bir “mekansal özdeşlik” gerektirdiği belirtilir. Bu “nesnel dürtüsel mekanlar” öğrenme için gereklidir ve kendi kendilerine öğrenilemezler.
Çocukların dil öğrenirken doğru genellemeleri yapabilmeleri için, Evrensel Dilbilgisi tarafından öngörülen, ad, yüklem, tümce analizi gibi bir “özdeşlik” kavramının öğrenme donanımlarının içinde monte edilmiş olması gerektiği savunulur.
Öğrenilmiş davranışlardaki esnekliğin, zihinde doğuştan kısıtlamalar gerektirmesi bir çelişki oluşturmaz.
Doğuştan Gelen “Halk Biyolojisi”
İnsanlara bitkiler ve hayvanlar hakkında, cansız nesnelerden farklı temel sezgiler veren, doğuştan gelen bir “halk biyolojisi”nin var olabileceği öne sürülür.
Taş Devri avcı-toplayıcılarının kapsamlı biyologlar ve zoologlar olduğu, yüzlerce bitki ve hayvan türü, çevreleri ve davranışları hakkında karmaşık bilgilere sahip olduğu belirtilir.
Bu yeteneğin temelindeki psikoloji, bitki ve hayvanlara diğer cisimlerden (kayalar, bulutlar, araçlar vb.) farklı muamele eden bir zihin gerektirir. Bunun dört temel farkı vardır:
1. Organizmaların (cinsel olanlar) ekolojik bir alana uyum sağlamış, kendi ırkları içinde üreyen topluluklara ait olması.
2. Bağlantılı türlerin ortak atadan gelip soy olarak ayrılması, çakışmayan ama hiyerarşik olarak bağımlı sınıflar oluşturması (kuşlar, memeliler, omurgalılar, böcekler gibi).
3. Bir organizmanın karmaşık ve kendini koruyan bir sistem olması ve gizli, adil, enerjik psikolojik süreçler tarafından yönetilmesi.
4. Organizmanın hem soy yapıya hem de soy türe sahip olması, büyürken, şekil değiştirirken ve ürerken korunan gizli bir “yakıta” sahip olması (tırtıl, koza, kelebek örneği).
Kalıtım ve Kalıtsallık Ayrımı
“Genetik olarak miras kalan” ile “kalıtsal” kavramlarının farklı olduğu açıklanır. Bir şey genetik olarak miras kalmış olsa da (örneğin doğuştan bacak sayısı veya zihnin temel yapısı) sıfır kalıtsallık gösterebilir. Tersine, biyolojik olarak miras kalmamış bir şey miras yoluyla “kalıtsal” olabilir (örneğin sadece kızıl saçlıların rahip olduğu bir toplumda “rahiplik”).
Dil içgüdüsü ve diğer zihinsel modüllerle ilgili iddiaların normal bireyler arasındaki ortak noktalara odaklandığı, bireyler arasındaki potansiyel genetik farklılıklarla ilgili olmadığı belirtilir. Karmaşık biyolojik sistemlerdeki bireysel farklılıkları araştırmanın bilim insanları için “sıkıcı” olabileceği ifade edilir.
Son Söz
Steven Pinker’in “Dil İçgüdüsü” adlı eseri, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda insan zihninin evrimsel bir ürünü olduğunu savunan çarpıcı bir bilimsel anlatıdır. Pinker, dilin öğrenilen bir beceri değil, doğuştan gelen bir içgüdü olduğunu öne sürerek, dilbilim ve bilişsel psikoloji alanında devrim niteliğinde bir tartışma başlatır. Pinker’a göre, insanlar dili öğrenmez; dili edinir. Tıpkı örümceklerin ağ örmesi gibi, dil de genetik olarak kodlanmış bir yetidir. Çocukların karmaşık dil yapılarını kısa sürede ve çevresel destek olmadan öğrenebilmesi, bu içgüdünün en güçlü kanıtıdır. Kitap boyunca Pinker, dilin beyindeki özel modüller tarafından yönetildiğini gösteren nörolojik çalışmalara, genetik araştırmalara ve dil bozuklukları üzerine yapılan gözlemlere yer verir. Özellikle zeka seviyesi düşük bireylerin gelişmiş dil becerileri sergileyebilmesi, dilin diğer zihinsel yetilerden bağımsız bir sistem olduğunu gösterir. Pinker, Noam Chomsky’nin “Evrensel Dilbilgisi” kuramını temel alarak, tüm dillerin ortak bir zihinsel altyapıya dayandığını savunur. Farklı dillerin yüzeydeki çeşitliliğine rağmen, hepsi aynı bilişsel mekanizmalarla işler.
Eğer dilin kökenleri, nasıl öğrenildiği, insan zekâsı ve evrimsel psikoloji gibi konular sizi ilgilendiriyorsa, Dil İçgüdüsü hem bilgilendirici hem de farklı perspektiflerden zihin açıcı bir kitap. Bilimsel düşünceyi şiirsel bir anlatımla birleştiren Pinker, dilbilime yeni başlayanlar için mükemmel bir giriş noktası sunuyor. Steven Pinker’ın Dil İçgüdüsü kitabı, hakkında uzun yıllardır yapılan tartışmalara rağmen günümüzde de geçerliliğini koruyan, beyin-dil ilişkisi ve insanın doğuştan getirdiği yetenekler üzerine düşünmek isteyen herkes için ilham verici bir eser olarak ön plana çıkıyor. Konuyla pek ilgili değilseniz biraz sıkılabilirsiniz, benden söylemesi.
Başka kitap notlarında görüşmek dileğiyle…



Yorum gönder