Dil İçgüdüsü

The Language Instinct – Dil İçgüdüsü Kitap Notları – 2

.
Bu yazı 4717 kelimeden oluşmaktadır ve okuma süresi yaklaşık 16 dakikadır.

Herkese selam!

Bugün sizlerle Charlie Munger’ın önerdiği kitaplar listesinde de yer alan, Steven Pinker tarafından kaleme alınan ve Türkçe’ye “Dil İçgüdüsü” adıyla çevrilen “The Language Instinct” kitap notlarını paylaşmaya devam ediyorum.

Notların birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Hazırsanız, şimdi devam edelim… 

Sözcükler, Sözcükler, Sözcükler

Bu bölüm, insan dilinin temel yapı taşlarından biri olan sözcüklerin nasıl oluştuğunu, zihinde nasıl depolandığını ve çocukların bu devasa kelime dağarcığını nasıl edindiğini ayrıntılı olarak ele alır.

Sözcüklerin Oluşumu ve Biçimbilim (Morfoloji)

Sözcükler sadece zihinsel bir arşivden alınan birimler değildir; insanlar mevcut sözcüklerden yola çıkarak yenilerini üretmek için zihinsel yöntemlere sahiptir. Bu süreç, dilin birleştirici bir sistem olmasının bir parçasıdır ve hem tümce yapısı (sözdizimi) hem de sözcük yapısı (biçimbilim/morfoloji) olmak üzere iki farklı düzeyde işler.

Farklı dillerin biçimbilimsel karmaşıklığı büyük farklılıklar gösterir. İngilizcede isimler genellikle iki biçimli (örneğin “duck/ducks”), fiiller ise dört biçimlidir (örneğin “quack, quacks, quacked, quacking”). Buna karşılık, Modern İtalyanca ve İspanyolcada her fiilin yaklaşık elli, Klasik Yunancada üç yüz elli, Türkçede ise iki milyon farklı biçimi bulunabilir. Bantu dili Kivunjo gibi dillerde, tek bir karmaşık fiil içinde bütün bir tümce kurulabilir ve olası fiil biçimlerinin sayısı yarım milyona yaklaşabilir.

İngilizce, bükümlü biçimbilim (inflectional morphology) açısından basit olsa da (örneğin çoğul -s eki veya geçmiş zaman -ed eki gibi), türetici biçimbilim (derivational morphology) açısından oldukça zengindir. Bu, eski sözcüklerden yeni sözcükler üretilmesini sağlar; örneğin “-able” eki fiili “yapılmaya muktedir” anlamında bir sıfata dönüştürür (learnable, teachable). İngilizce ayrıca “toothbrush” (diş fırçası) gibi yeni sözcükler oluşturmak için iki sözcüğü birleştiren “bileşim” (compounding) yönteminde de serbest ve kolaydır. Bu yöntemler sayesinde, İngilizcedeki olası sözcük sayısı çok yüksektir; bir çalışmada Associated Press makalelerinde 300.000’den fazla farklı sözcük biçimi tespit edilmiştir.

Sözcüklerin görünürdeki tuhaflıkları bile sistemin iç mantığının öngörülebilir ürünleridir. Sözcükler, “anlambirim” (morpheme) adı verilen parçacıklardan oluşan hassas bir anatomiye sahiptir. Sözcük yapısı sistemi, sözdizimindeki X-bar yapı sisteminin bir uzantısıdır; burada ad öbekleri gibi büyük parçalar daha küçük ad benzeri parçalardan oluşur. Biçimbilim, “ad kökü” gibi soyut mantıksal sembollere yapım eklerinin eklenmesi kurallarıyla işler; bu kurallar, “köpek-köpekler” gibi bilinen örneklerin yanı sıra “Gorbaçevler” veya yeni kelime olan “wuglar” gibi sesinden bağımsız olarak tüm kategorilere uygulanabilir. Bu, insanların kelime öğrenirken analojiye dayanan yapay nöral ağların aksine, soyut kuralları kullandığını gösteren “wug testi” ile desteklenir. Bir sözcüğün “ana” (head) ögesi, o oluşumun ne hakkında olduğunu belirler; örneğin “şapkalı kedi” ifadesinde “kedi” ana sözcüktür ve tümcenin anlamının özüdür.

Zihinsel Sözlük (Mental Lexicon) ve Kelime Dağarcığı Deyimler gibi anlamı parçalarından çıkarılamayan ifadeler, zihinsel sözlükte “listem” olarak depolanır. Bazı dilbilimciler, zihinsel sözlüğü bu kuraldışı öğelerin bir arşivi olarak “hapishane”ye benzetir.

Ortalama bir insanın kelime dağarcığı, sanılanın aksine çok daha geniştir; çoğu kişi, kullanma fırsatı bulduklarından çok daha fazla kelime bilir. Psikologlar, bir sözlüğün örneklemesini kullanarak bir kişinin bilinen kelime sayısını tahmin edebilir ve bu sayı genellikle on binlercedir (örneğin, lise mezunları için 60.000 kelime). Bu, kelime öğrenme sürecinin doğumdan itibaren günde yaklaşık on yeni kelime öğrenme hızında ilerlediğini gösterir.

Çocukların Kelime Edinimi ve Doğuştan Gelen Mekanizmalar

Çocuklar, kelimelerin anlamlarını sadece taklit ederek öğrenmezler; bunun ötesinde, dünyanın nasıl işlediğine dair doğuştan gelen kategorizasyon yetenekleriyle kelimeleri edinirler. Dilsel işaretlerin (sözcüklerin) sesleri veya görselleriyle temsil ettikleri anlamlar arasındaki ilişki genellikle rastlantısaldır. Örneğin, Amerikan İşaret Dili’nde “ağaç” veya “ben” gibi işaretler bile, çocukların bunları saf dilsel semboller olarak işlemesiyle, görünürdeki benzerliklerinden bağımsız hale gelir.

Bebekler, dünyayı birbirinden ayrı nesneler ve olaylar şeklinde ayıran, aynı türden nesneleri bir araya getiren zihinsel kategoriler oluşturan bir beyinle doğarlar. Bu doğuştan gelen kategorizasyon, nesne çeşitleri (isimler) ve eylem çeşitleri (fiiller) için kelimeler edinme eğilimini destekler. Bebeklerin ilk kelimeleri genellikle nesne adlarıdır, ancak daha sonra eylem ve niteleme kelimelerini de öğrenirler.

“Ad” (N-noun) ve “Yüklem” (V-verb) gibi doğuştan gelen sınırlı sayıda dilbilgisel kategori, çocukların yeni öğrendikleri konuşmaları organize etmelerine büyük ölçüde yardımcı olur. Bu kategoriler sayesinde çocuklar, belirli bir sözcük için öğrendikleri kuralları (örneğin çoğul ekleri) benzer kategorideki diğer sözcüklere de otomatik olarak uygulayabilirler. Soyut sözcükler de tümce içindeki konumlarına dikkat edilerek öğrenilebilir. Evrensel Dilbilgisi, çocukların durum ekleri ve uyum kuralları gibi morfolojik yapıları çözmelerine rehberlik eder ve aksi takdirde çok zor olacak bu öğrenim sürecini basitleştirir.

Özel Dilsel Noksanlık Durumu (ÖDN/SLI) ve Biçimbilim

Özel Dilsel Noksanlık Durumu (SLI) olan bireylerde yapılan araştırmalar, bu özrün telaffuz veya kelime tanıma gibi alanlardan ziyade, dilbilgisel ekler (-ed, -s) gibi biçimbilimsel özellikleri etkilediğini göstermektedir. Bu tür kusurlar genellikle biçim ve biçimi şekillendiren zaman, kişi ve sayı gibi özellikler üzerinde yoğunlaşır, bu da dil edinimi için genetik olarak yönlendirilmiş bağlantı sistemlerinin varlığını destekler.

Sonuç olarak, bu bölüm, sözcüklerin sadece birer listeden ibaret olmadığını, aksine karmaşık morfolojik kurallara göre üretildiğini, zihinde özel bir sistemle depolandığını ve çocukların dil ediniminde doğuştan gelen bilişsel yeteneklerin bu karmaşık süreci nasıl mümkün kıldığını vurgular.

Sessizliğin Sesleri

Bu bölüm, insan dilinin ses üretiminin ve algısının karmaşık yapısını, özellikle de sessiz harflerin (ünsüzlerin) doğasını ele alır ve “kapantılı sessizlerin sessizliğin sesi olduğu” fikrini vurgular.

Konuşma Algısı ve Hayali Boşluklar

Konuşma algısı, dil içgüdüsünü oluşturan biyolojik mucizelerden biridir. Normal konuşmada kelimeler arasında yazılı dildeki gibi küçük beyaz boşluklar bulunmaz; bir kelime diğerine kesintisiz olarak bağlanır. Ancak dinleyiciler, zihinlerindeki belirli veri girişlerine denk gelen ses dizilerini yakaladıklarında, kelimeler arasındaki sınırları kendileri “hayal ederler”. Yabancı bir dildeki konuşmayı dinlerken bu durum daha belirginleşir, çünkü kelimelerin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak zorlaşır. “Oronimler” (örneğin ‘geldi kaldık’ ve ‘geldik aldık’ gibi farklı şekillerde bölünebilen kelime dizileri) bu süreklilik durumunun bir örneğidir. Ayrıca, bir kelimenin içinde duyduğumuz ses kesitleri bile algıdır ve tek tek harflere denk düşen fonemlere bölmek zordur; parçalar sondan başa birleştirildiğinde genellikle anlamsız sesler ortaya çıkar.

Sessiz Harf Üretimi

Sesler, havayı ses yolundan geçirerek üretilir. Akciğerlerden çıkan hava, ses borusu (gırtlak) aracılığıyla dünyaya ulaşır. Ünsüzler, hava akışının yolunda bir engel oluşturulduğunda meydana gelir.

Sürtüşmeli Sesler (Fricatives): Örneğin ‘ssssss’ sesi çıkarılırken dilin ucu diş etine yakın minik bir aralık bırakır ve hava bu aralıktan zorla çıkarılırken sürtünmeyle ses oluşur. Sesin frekansı, boşluğun boyutu ve aralığın büyüklüğüne bağlıdır. ‘Ş’ sesi dil ve damak arasında, ‘d’ sesi dil ve diş arasında, ‘f’ sesi ise alt dudak ve dişler arasında havanın sıkışmasıyla elde edilir. Almanca, İbranice ve Arapça’daki bazı sesler de dil gövdesi veya gırtlakta türbülans yaratılarak üretilir.

Kapantılı Sesler (Stops/Plosives): Örneğin ‘t’ sesi çıkarılırken dilin ucu hava geçidini tamamen engeller. Basınç oluşunca dil ucu serbest bırakılır ve kısa bir ses patlaması meydana gelir. Bu sesler, “sessizliğin sesi” olarak adlandırılır, çünkü hava engel arkasında tutulduğu için başlangıçta hiçbir şey duyulmaz. Diğer kapantılı harfler dudaklarla (‘p’), damağa baskı yapan dil gövdesiyle (‘k’) ve gırtlakla (örneğin ‘uh-oh’daki gırtlaksı harfler) oluşturulabilir.

Nazal Sesler (Nasal Consonants): Örneğin ‘m’ sesi çıkarılırken dudaklar kapalıdır ancak yumuşak damak açılarak havanın burundan çıkmasına izin verilir. Bu ses, burundaki frekans titreşimleriyle güçlenir. ‘N’ ve ‘ng’ sesleri de benzer şekilde üretilir, ancak engeli oluşturan organlar farklıdır.

Konuşmanın Karmaşıklığı ve Hızı

Konuşma seslerinin üretimi, tek bir organın tek bir hareketi sonucu değildir. Her konuşma sesi, ses dalgasını kendine özgü bir şekilde şekillendiren ve hemen hemen hepsi aynı anda meydana gelen hareketlerin birleşimidir. Bu eş zamanlı hareketler, konuşmanın neden bu kadar hızlı olduğunu açıklar. Sesler, burun geçişi (nazal/nazal olmayan), dil gövdesi, dil ucu veya dudaklar gibi altı konuşma organının hareketleriyle çeşitli kombinasyonlar halinde oluşturulabilir. Bu, seslerin çok boyutlu bir matrisi doldurduğu anlamına gelir. Komutların, sesbirimini üretmek için mükemmel bir eş zamanlamayla gerçekleştirilmesi gerekir, bu da çok yüksek performans gerektiren karmaşık hareketlerdir. İngilizce yaklaşık 40 sesbirim kullanır; dünya dilleri 11’den 141’e kadar değişen sesbirim envanterlerine sahiptir.

Fonolojik Kurallar ve Özellikler

Sesbilim kuralları genellikle tek tek sesbirimlerle değil, bir veya daha fazla özelliği paylaşan sesbirim gruplarıyla tetiklenir. Bu durum, kuralların sesbirimlerini bir sırada dizili olarak görmediğini, daha çok onları oluşturan içlerindeki özelliklere baktığını düşündürür. Örneğin, ‘t’ ve ‘d’ sesleri titreşim özelliği dışında aynıdır; dilin ucuyla aynı yönde hareket ederler. Bir kural, sesbirimleri keyfi olarak uydurmaz, ancak komşusu gibi titreşimsiz hale getirerek ‘ed’ son eki üzerinde hassas bir cerrahi operasyon yapabilir. Bu kurallar, sesbirimlerin değil, ayırıcı özelliklerin beyinde depolanan ve değiştirilebilen dilbilimsel seslerin atomları olduğunu gösterir. Bu da dilin, en küçük birimler olan özellikler üzerinde bile birleşimci sistemden faydalandığını gösterir.

Bu kurallar genellikle telaffuzu kolaylaştırmak amacıyla işler ve dildeki gereksiz bilgiyi telafi ederek iletişimin netliğini sağlar.

Eş Söyleyiş (Coarticulation)

Elektronik stenografların piyasaya çıkamamasının ana nedeni “eş söyleyiş” (coarticulation) adı verilen genel bir kas kontrolü olgusuna bağlanır. Bu, bedenin hareketlerinin, tıpkı bir fincan tabağını alırken parmakların fincana daha varmadan kavrama şeklini alması gibi, örtüşmesi ve esnekliğidir. Dil ve gırtlak da benzer şekilde çalışır; bir sesbirimi çıkarılırken dil hemen hedeflediği pozisyona gidemez. Beyin, bir sonraki pozisyonu hesaplar ve dil bir sonraki sesbirimi için en kısa yolu sunacak şekilde konumlanır. Bu ayarlamalar genellikle bilinçsizdir. Bu durum, ses dalgalarında düzensizliğe yol açar, çünkü her sesbirimin ses frekans şekli, önceki ve sonraki sesbirimlerden etkilenir. Bu sıralanış, tasarlanmış en ideal konuşma sistemi açısından bir lütuftur, çünkü sesliler ve sessizler aynı anda çıkarak saniye başına düşen sesbirim sayısını artırır. Bu avantaj, ancak ses yolunun sesleri nasıl harmanladığını bilen yüksek teknolojili bir konuşma tanıma sistemi tarafından anlaşılabilir.

Sonuç olarak, dilin sesi karmaşık bir süreçle oluşur ve algılanır; sessiz harflerin üretimi, hava akışının engellenmesiyle oluşan “sessizliklerin sesi”ni içerir, ve tüm bu süreç, insan beyninin doğuştan gelen karmaşık dil yeteneğinin bir parçasıdır.

Konuşan Kafalar

Bölüm, yapay zekânın dil işleme yeteneklerini ve insan dilinin karmaşıklığını, bilgisayarların bu alandaki zorlukları üzerinden inceler.

Yapay Zeka ve Dil İşleme

Yüzyıllardır insanlar, kendi icatlarının zeka veya güç bakımından kendilerini aşacağı ve hatta işsiz bırakacağı korkusunu taşımışlardır. 1950’lerde “bilişsel bilim” dalının doğuşuyla birlikte, bilgisayarların pi sayısını milyonlarca ondalık basamakla hesaplama, maaş bordrolarını takip etme, mantık teorilerini kanıtlama ve satranç oynama gibi karmaşık görevlerdeki başarıları dikkat çekmiştir. Ancak, basit görünen görevlerin programlanması daha zor olmuştur; örneğin, 1970’lerde Marvin Minsky’nin bir öğrenciye yaz ödevi olarak “görme” konusunu vermesi. Loebner Ödülü yarışması gibi insanlarla konuşma simülasyonları da bilgisayarların dil yeteneğinin sınırlılıklarını göstermiştir. Kazanan programların hileli yöntemler kullandığı, örneğin yargıçları yanıltmak için “şaibeli” konular seçtiği görülmüştür.

İnsan Dilinin Karmaşıklığı ve Bilgisayarlar için Zorlukları

Bir bilgisayarı insan dilini anlamaya programlamak zordur.

Bunun nedenleri arasında hafıza (eksik ifadeleri akılda tutma) ve karar verme (bir sözcük veya öbeğin farklı kurallara uyduğu durumlarda doğru yolu seçme) sorunları bulunur.

İnsan kısa süreli hafızası sınırlıdır (yaklaşık yedi öğe), bu da iç içe geçmiş tümceler gibi “ağır” cümlelerin işlenmesini zorlaştırır. Latince gibi durum eklerini açıkça gösteren diller veya öbeklerin yer değiştirmesine izin veren diller, dinleyicinin hafızasını rahatlatabilir.

“Soğan tümceler” (iç içe geçmiş, birbirini tekrarlayan yapılar) dilbilgisi ile dil çözümleyicinin (parser) farklı şeyler olduğunu gösterir. İnsanlar, bilgisayarların aksine, tüm olası dilbilgisi ağaçlarını aynı anda değerlendirmez; bunun yerine, doğru olduğunu düşündükleri bir çözümelemeyi derinlemesine araştırır ve başarısız olursa geri dönerler.

Fiiller (yüklemler), bir cümlenin çözümlenmesinde önemli ipuçları sağlar; belirli “aktörleri” talep ederler. Kelime çiftlerinin olasılıkları da insanlara karar vermede yardımcı olur.

Gizli anlamlar ve toplumsal iletişim

Gerçek konuşma, genellikle tüm gerçeği tam olarak ifade etmekten uzaktır. İnsan iletişimi sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda sosyal, entrikacı, sağduyulu davranışların bir dizisidir. Nezaket ve dolaylı anlatımlar gibi unsurlar, kelimesi kelimesine çevrildiğinde anlamsız görülebilir ancak sosyal bağlamda derin anlamlar taşır.

Dildeki “iletim yolu” mecazı (fikirlerin nesne, tümcelerin içerik, iletişimin gönderi olarak düşünülmesi) yanıltıcıdır. Anlama, karmaşık çıkarımlar gerektirir.

Dilbilgisi Kuralları ve Dilin Doğası

Yazım kuralları genellikle sözcükleri seslerinden kopardığı iddia edilir, ancak bu doğru değildir. İyi yazılmış bir dilbilgisinin amacı, dilin kendiliğinden, içsel işleyişini yansıtan tanımlayıcı kurallar sunmaktır, oysa okullarda öğretilen “kuralcı” dilbilgisi nasıl konuşulması “gerektiğine” dair reçeteler sunar.

Bilim insanı için insan dilinin temel olgusu, tamamen doğaçlama ve yaratıcı olmasıdır; sınırlı sayıda öğeden sonsuz farklı birleşimler meydana getirebilmesidir. “Yerleşik kurallar” (prescriptive grammar) genellikle önemsiz dekoratif ayrıntılardır; dilin doğal işleyişini göstermezler. Dilin sürekli değiştiği ve bu değişimin dilin bozulduğu anlamına gelmediği vurgulanır. Yazar, dilbilim uzmanlarının dili “mumyalamaya” veya “bozulmaktan” korumaya çalışma çabalarını mizahi bir dille eleştirir.

İnsan Zihni ve Dil İçgüdüsü

İnsanların dil konusunda tutkulu olmasının nedeni, dilin zihnin en ulaşılabilir kısmı olması ve insan doğasının iç yüzünü anlamaya yol göstermesidir. Bölüm, dilin evrenselliğini vurgular: Karşılıklı anlaşılmaz olsalar bile tüm diller, Evrensel Dilbilgisi’nin tek bir bilişimsel tasarımına dayanır. Doğuştan gelen zihinsel yapılar, çocukların dili öğrenirken karşılaştıkları sınırsız olasılıklar içinde doğru genellemeleri yapmalarını sağlar. Bu, dilin temel bir içgüdü olduğu fikrini destekler. Dilin edinilmesi, çocukların sesbirimleri öğrenmesi, ardından sözcükleri ve son olarak tümceleri bir araya getirmesi gibi belirli bir sırayı takip eder. Bu sürecin üç yıl sürmesinin nedenlerinden biri, insan beyninin doğumdan sonra gelişimini sürdürmesi ve sinaptik bağlantıların oluşmasıdır. Yetişkinlerin ikinci bir dil öğrenmekte zorlanması, dil ediniminde kritik dönemler olduğunu gösterir.

Özetle, “Konuşan Kafalar” bölümü, yapay zeka çabalarının insan dilinin gizemini daha iyi anlamamızı sağladığını, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda karmaşık bir bilişsel sistem ve sosyal bir davranış biçimi olduğunu ortaya koyar. İnsan zihninin doğuştan gelen yapıları ve dilin evrimsel doğası, bu karmaşıklığın temelini oluşturur.

Babil Kulesi

Bu bölümde, dilin kökenleri, evrenselliği ve çeşitliliği hakkında önemli bilgiler sunulmaktadır. Bu bölüm, insanların dillerinin nasıl çeşitlendiği ve buna rağmen altında yatan ortak yapıların neler olduğu gibi konuları Tevrat’taki Babil Kulesi hikayesi üzerinden inceler.

Babil Kulesi Hikayesi: Tevrat’ın Yaratılış (Genesis) bölümünde (11:1-9) anlatıldığına göre, başlangıçta dünyadaki tüm insanlar aynı dili konuşur ve aynı kelimeleri kullanırlardı. Doğuya göç ederken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler. Sonra tuğla yapıp iyice pişirmeye karar verdiler ve taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Kendilerine göklere erişecek bir kule dikip nam salmak ve yeryüzüne dağılmamak için bir kent kurmak istediler. Rab, insanlığın bu girişimini görünce, tek bir halk olup aynı dili konuşmalarının, düşündükleri her şeyi gerçekleştirebilmelerine olanak tanıdığını, hiçbir engeli tanımayacaklarını söyledi. Bunun üzerine Rab, dillerini karıştırmaya ve onları birbirlerini anlamaz hale getirmeye karar verdi, böylece onları yeryüzüne dağıttı ve kentin yapımını durdurdular. Bu olaydan dolayı kente Babil adı verildi, çünkü Rab orada insanların dilini karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bir yanına dağıtmıştı.

Dil Çeşitliliği ve Evrensellik

Yazar, dile olan evrensel ilginin ötesinde, bu kitabın dilin nasıl zenginlik ve zarafet dünyasını içerdiğini göstermeyi amaçladığını belirtir. Ayrıca, neden bu kadar çok dil olduğu ve neden dil öğrenmenin yetişkinler için zor olduğu gibi doğal sorulara da cevap vermeyi umduğunu ifade eder.

İnsan dilinin doğuştan gelen bir yatkınlık olduğunu ve bebeklerin konuşur gibi gevelemelerinin bunun kanıtı olduğunu vurgular. Hiçbir çocuğun bira yapmaya veya yazı yazmaya içgüdüsel bir yatkınlığı olmadığı gibi, dilin sıradan sanatlarla çok farklılaştığını belirtir.

Yüksek topraklarda yaşayan bir kabilenin ilk kez temas kurduğu Leahy’nin deneyimi, bilinmedik bir dille “gevezelik” ettiklerini ortaya koymuştur. Yazar, bilindiği kadarıyla, dünyada dilsiz hiçbir kabilenin keşfedilmediğini ve bir bölgenin dil-yoksun gruplara dil iletmek için “beşik” olarak adlandırılan aracı bir dilden yararlandığından bahsedilmediğini belirtir.

Leahy’nin ev sahipleri tarafından konuşulan bu dilin, basit bir gevezelik olmadığını, soyut kavramları, görünmeyen varlıkları ve karmaşık zincirleme akıl yürütmeleri ifade etmeye elverişli bir yöntem olduğunu ortaya koymuştur.

Dilin evrenselliğinin, insanların doğuştan gelen bir dil içgüdüsüne sahip olduğuna dair bir kanıt sunduğunu ve karmaşık dilin evrensel olduğunu çünkü her çocuğun dili nesilden nesile yeniden keşfettiğini ifade eder. Çocukların bunu öğretildikleri için, çok zeki oldukları için ya da işlerine yarayacağı için öğrenmediklerini, sadece kendilerine engel olamadıkları için yaptıklarını belirtir.

Melez Diller (Pidgin) ve Kreol Diller (Creole)

Babil Kulesi hikayesi, köle ticareti döneminde farklı dilleri konuşan kölelerin ve işçilerin kasıtlı olarak karıştırılmasıyla oluşan melez dillerin (pidgin) ve ardından kreol dillerin (creole) ortaya çıkışı ile ilişkilendirilir.

Melez diller, birbirlerinin dillerini öğrenmeye imkanları olmayan bu insanların işlerini yürütmek için oluşturdukları geçici bir meslek argosudur. Bu diller, sömürgecilerin veya toprak sahiplerinin dillerinden ödünç alınan kelimelerden, çeşitli kelime dizilerinden ve az dilbilgisinden oluşur.

Ancak, bir melez dilin konuşulduğu bir ortamda büyüyen çocuklar, bu basit dilbilgisini alıp onu kreol dili olarak bilinen tam teşekküllü, karmaşık bir doğal dile dönüştürürler. Bu süreç, dili sıfırdan yaratmanın şaşırtıcı ama mümkün bir örneğidir.

Bickerton’a göre, kreol dilbilgisi, anne babası tarafından karmaşık dil öğretilmeyen çocuk zihninin saf bir ürünüdür ve beynin doğuştan gelen dilbilgisi mekanizması hakkında net bir fikir vermesi gerekir. Ortak bir kökeni olmayan kreol dillerin şaşırtıcı benzerlikler gösterdiğini, hatta aynı dilbilgisi temeline sahip olduklarını belirtir.

Evrensel Dilbilgisi (Universal Grammar)

“Evrensel Dilbilgisi”, Tanrı’nın Nuh’un soyundan gelenlerin dillerini karıştırmak için fazla bir şey yapmadığını ima eder, çünkü kelime dağarcığı dışında, bir dilin Evrensel Dilbilgisindeki sadece birkaç özelliği belirtilmemiştir ve bunlar değişken olarak çeşitlenebilir. Örneğin, bir cümledeki öğelerin dizilişi veya öznenin tüm cümlelerde zorunlu olup olmaması gibi.

Yazar, diller arasındaki farklılıkların, bir embriyonun gelişimi sırasında bedenin çeşitli bölümlerinin göreceli büyüme zamanlaması ve oranındaki ufak farklılıklar gibi olduğunu belirtir. Diller arasında sözdizimsel (syntactic), biçimbilimsel (morphological) ve sesbirimsel (phonological) kurallar ve ilkeler açısından ortak bir plan var gibi görünmektedir. Fark yaratanın sadece bir dizi tercih listesi olduğunu ekler.

Chomsky dilbilimi ve Greenbergcilerin araştırmaları, İngilizce için kullanılan dilbilgisi işleyiş düzeninin tüm dillerde kullanıldığı ve tüm dillerin binlerce hatta on binlerce kelimeye sahip olduğu sonucunu destekler.

Zihinsel bir tasarıma göre, diller karşılıklı anlaşılamaz olsalar da, bu yüzeysel çeşitliliğin altında yüklemleri, cümle yapıları ve kelime yapıları, ad durumları, yardımcı yüklemler ve diğer öğeleriyle Evrensel Dilbilgisinin tek bir bilgisayımsal tasarımı yatar. Bu durum, insan zihninin evrensel olarak yapılandırıldığının bir simgesidir.

Dilin Evrimi ve Korunması

Dilbilimciler, sadece yetişkinler tarafından konuşulan bir dil gördüklerinde o dilin kaderine terk edildiğini bilirler. Mevcut dillerin %90’ının gelecek yüzyılda yok olma tehdidi altında olduğu tahmin edilmektedir.

Bu büyük çaplı dil yok oluşu, bitki ve hayvan türlerinin mevcut yok oluşlarını anımsatır. Bu kayıpların nedenleri soykırım, zorla asimilasyon, nüfus kaybı ve elektronik medya bombardımanı gibi faktörlerdir.

Tehdit altındaki dillerin korunması önemlidir çünkü dilsel çeşitlilik, dilsel içgüdünün sınırlarını ve kapsamını gösterir. Her dil, insanlara özgü ortak bir dehanın üstün başarısı ve yaşayan bir organizma kadar gizemlidir. Bir dilin kaybı, bir kültürün şiir, edebiyat ve şarkılarının ortamının kaybolması anlamına gelir. Dilbilimci Ken Hale’in dediği gibi, “Bir dilin kaybı, dünyanın maruz kaldığı çok daha genel bir zararın bir bölümü, her alandaki çeşitliliğin kaybolmasıdır”.

Genetik bilimcilerin dil ve genler arasında bir bağ kurmalarının tek sebebi, dilbilgisel bilginin beyinlerde saklanması ve ağızlar aracılığıyla çocuklara aktarılmasıdır; beyin ve yumurtalıklar bedende birbirine bağlı olduğundan, beden hareket ettiğinde genler ve dilbilgileri de gider. Ancak, göçmen çocuklarının anne babalarının dilinden bambaşka bir dili bile öğrenebildikleri, bunun genetik bir dezavantaj olmadan gerçekleştiği belirtilir.

Özetle, “Babil Kulesi” hikayesi, dillerin yüzeydeki çeşitliliğine rağmen, insan zihninde yatan ortak ve doğuştan gelen bir “Evrensel Dilbilgisi” tasarımının varlığını anlamak için bir metafor olarak kullanılır. Pidgin ve kreol dillerin oluşumu, bu doğuştan gelen yeteneğin kanıtı olarak sunulurken, günümüzdeki dil çeşitliliğinin azalması da ele alınan önemli bir konudur.

Yeni Doğan Bebek Cennet’i Tasvir Ediyor

Bölüm, 21 Mayıs 1985 tarihli Sun dergisinde yayımlanan “KONUŞARAK DOĞAN BEBEK CENNET’İ TASVİR EDİYOR” başlıklı bir haberle açılır. Habere göre, Naomi Montefusco adlı yeni doğan bir bebek, doğumundan saniyeler sonra hayranlık içindeki doğum ekibine Cennet’teki yaşamın muhteşem olduğunu söylemiş ve “Cennet güzel bir yer, o kadar sıcak ve dingin ki” demiştir. Ayrıca, “Beni neden buraya getirdiniz?” diye sorduğu ve annesi Theresa Montefusco’nun da Cennet’i, kimsenin çalışmak, yemek ya da giysi için endişelenmek zorunda olmadığı, yalnızca Tanrı’ya ilahiler söylemekle meşgul olduğu bir yer olarak tarif ettiğini duyduğu belirtilmiştir. Annenin, doğum masasından kalkıp dua etmeye çalıştığı ancak hemşireler tarafından engellendiği de eklenmiştir.

Bilimsel Şüphecilik ve Tekrarlar

Yazar, bu tür haberlere bilim insanlarının ilk bakışta değer vermediğini ve önemli bulguların tekrarlanması gerektiğini belirtir. Ancak, “Korsika mucizesi” olarak adlandırılan benzer bir olayın 31 Ekim 1989’da İtalya’nın Toronto kentinde tekrarlandığı ve Sun gazetesinde benzer başlıklarla yayımlandığı ifade edilir. 29 Mayıs 1990’da da “BIR BEBEK KONUŞUYOR VE BEN NATHALIE…” şeklinde benzer bir haberin çıktığı belirtilmiştir.

Dil İçgüdüsü Bağlamı

Yazar, bu sansasyonel başlığın kendisine dil yeteneğinin doğuştan geldiğinin kesin bir göstergesi gibi geldiğini ifade eder. Bu anekdot, yazarın dilin doğuştan bir içgüdü olduğu ana tezini tanıtmak için bir başlangıç noktası olarak kullanılır. Kitabın genelinde, dilin karmaşık ve evrensel yapısının, bebeklerin zekasından, dilbilgisi genlerinden ve yapay zeka bilgisayarlarından başlayarak çeşitli kanıtlarla desteklendiği vurgulanmaktadır. Yazar, dilin “bilim diye adlandırdığımız kavramı tam olarak anlamanın tek yolu” olduğunu belirtir ve günlük dildeki zenginliği ve zarafeti göstermeyi amaçlar.

Devam edeceğiz…

Yorum gönder