The Language Instinct – Dil İçgüdüsü Kitap Notları – 1
Herkese selam!
Bugün sizlerle Steven Pinker tarafından kaleme alınan ve Türkçe’ye “Dil İçgüdüsü” adıyla çevrilen “The Language Instinct” kitap notlarımı paylaşacağım. Bu kitap Charlie Munger’ın önerdiği kitaplar listesinde de yer alıyor.
Önsöz
Bu bölüm, yazarın kitabı yazma motivasyonunu ve hedef kitlesini tanıtırken, aynı zamanda ele alınan konuların geniş kapsamını özetlemektedir. Pinker, kitabı dile duyulan yaygın merakı gidermek amacıyla yazdığını belirtmekte ve dilin artık bilimsel olarak (“bilişsel bilim” adı altında) anlaşılmaya başlandığı gerçeğinin hâlâ bir sır olarak kaldığını vurgulamaktadır. Dil severler için, etimolojilerin, sıra dışı kelimelerin veya kullanım kurallarının yerel meraklarının ötesinde, günlük konuşmada var olan zarafeti ve zenginliği sergilemeyi amaçlamaktadır.
Popüler bilim okuyucuları için önsöz, basında yer alan son keşiflerin ve “keşif olmayanların” (evrensel derin yapılar, zeki bebekler, dilbilgisi genleri, yapay zeka, işaret dili kullanan şempanzeler, konuşan Neandertaller, savantlar, vahşi çocuklar, paradoksal beyin hasarları, doğumda ayrılmış tek yumurta ikizleri, düşünen beynin renkli görüntüleri ve tüm dillerin anasının arayışı gibi) arkasındaki açıklamaları vadeder. Pinker ayrıca, neden bu kadar çok dil olduğu, yetişkinlerin dilleri neden zor öğrendiği ve dilbilgisinin neden bu kadar kafa karıştırıcı göründüğü gibi doğal soruları da yanıtlamayı hedeflemektedir.
Yazar, dil ve zihin bilimine aşina olmayan veya kelime sıklığı efektleri gibi teknik detaylarla boğuşan öğrencilere, modern dilbilim çalışmalarını başlatan büyük entelektüel heyecanı aktarmayı ummaktadır. Çeşitli disiplinlere dağılmış profesyonel meslektaşları için ise bu geniş alanı bir bütün olarak sunmayı amaçlamakta, akademik tartışmaların çoğunu bir fili el yordamıyla hisseden kör adamlara benzeterek, temel bir ortak noktaya işaret etmektedir.
Genel kurgu okuyucuları için, dil ve insan doğası üzerine yüzeysel, dil tartışmalarından farklı bir bakış açısı sunacağını belirtir. Pinker, yazım tarzını güçlü, açıklayıcı fikirlere olan tutkusu ve ilgili detayların yoğunluğu ile tanımlamaktadır. Konunun prensiplerinin kelime oyunları, şiir, retorik, zeka ve iyi yazımın temelini oluşturduğunu ve popüler kültürden, sıradan çocuklardan ve yetişkinlerden, kendi alanındaki abartılı akademik yazarlardan ve İngilizce’deki en iyi stilistlerden örnekler kullandığını ifade eder. Sonuç olarak, kitap “dil kullanan herkes” için tasarlanmıştır, ki bu da herkes anlamına gelir!
Bir Sanat Edinme İçgüdüsü
Bu bölüm, yazarın dilin doğasına ilişkin temel tezlerini ve bu tezleri destekleyen ilk kanıtları sunar.
Dilin, bilim dünyasında yeni yeni anlaşılmaya başlanan ancak halktan gizlenen “derin evrensel yapılar, bebeklerin dehası, dilbilgisi genleri” gibi birçok gizemi barındırdığını ifade eder. Yazar, amacının geleneksel dil kitaplarının aksine, dilin doğru kullanımı veya etimolojisi üzerine bilgi vermek değil, “dili öğrenme, konuşma ve anlama içgüdüsü” gibi daha temel bir olguyu ele almak olduğunu vurgular. Pinker, bilişsel bilim adı verilen disiplinin, psikoloji, bilgisayar bilimi, dilbilim, felsefe ve nöro-biyolojiden beslenerek insan zekasının ve dil yeteneğinin mekanizmalarını aydınlattığını belirtir.
Yazar, okuyuculara günlük dilin “bütün bir zenginlik ve zarafet dünyası” içerdiğini göstermeyi umduğunu dile getirir. Kitabında, ahtapotların çiftleşmesi, kiraz lekesinin nasıl çıkarılacağı veya bir pembe rengin adının yorumlanması gibi çeşitli örneklerle dilin, iletişimi zaman, mekan ve tanışıklık engellerinin ötesine taşıyan güçlü bir araç olduğunu anlatır. Konuşulan dilin, çocuklukta edinilen asıl itici güç olduğunu ifade eder. Dilin insanlık tarihi deneyimiyle o kadar iç içe olduğunu ve hayatın onsuz düşünülemez olduğunu belirtir; insanlar konuşacak kimse olmasa bile kendi kendilerine, hayvanlarıyla, hatta bitkileriyle konuşurlar. Pinker’a göre, sosyal ilişkilerde hızlı konuşan değil, etkileyici konuşan, tatlı dilli olan veya istekleri için ikna edici olan çocuklar ödüllendirilir. Beyin hasarına bağlı konuşma kaybının yıkıcı etkileri, dilin insan yaşamındaki merkezi rolünü gösterir.
Dil Bir İçgüdüdür
Pinker, dilin basit bir kültürel icat olmadığını, aksine “beynimizin biyolojik yapısının belirgin bir parçası” olduğunu ileri sürer. Dili, örümceklerin ağ örme yeteneğine benzetir; karmaşık ve özelleşmiş bir beceri olarak çocuğun bilinçli çabası veya resmi eğitim olmaksızın kendiliğinden geliştiğini savunur. Çocukların daha önce duymadıkları veya taklit etmedikleri yeni cümleler kurabilmesi (örneğin “bana şunu verer misin” veya “biz tuttu bebek tavşan” gibi hatalı ama mantıksal yapılar), dil ediniminin taklitten öteye gittiğini kanıtlar. Yazar, dilin üretimlerinin bilincimizden uzak olduğunu, düşüncelerimizin ağzımızdan zahmetsizce çıktığını ve cümleleri anlamanın otomatik olduğunu (filmin altyazılı olduğunu unutmak gibi) belirtir.
Bu “çaba eksikliği, şeffaflık, otomatizm”in, dilin arkasındaki büyük zenginlik ve güzellikteki sistemi gizleyen “kuruntular” olduğunu ifade eder. Pinker, okuyucuları bu “doğal kabiliyetlerin” kendilerine tuhaf gelmesini ve “nedeni” ile “nasılı” üzerine sorgulamalarını sağlamak ister. Yetişkinlerin ikinci bir dil öğrenmesindeki zorluk veya felçli bir hastanın ana dilinde zorlanması, bu doğal yeteneğin ardındaki karmaşıklığı ortaya koyar. Pinker, bilişsel sistemlerin de fiziksel yapılar kadar şaşırtıcı ve karmaşık olduğunu savunarak, dil ediniminin karmaşık bir fiziksel organ inceler gibi ele alınması gerektiğini önerir. Bu, zihinsel yapıların tamamen sosyal çevrenin ürünü olduğu şeklindeki yaygın yanılgıya meydan okur.
Dil İçgüdüsünün Kanıtları: Dilin Evrenselliği
Pinker, dilin bir içgüdü olduğuna dair ilk kanıt olarak dilin evrenselliğini sunar. 1930’larda Yeni Gine’de Michael Leahy’nin keşfettiği, dış dünyadan tamamen izole edilmiş, taş devri gibi yaşayan bir topluluğun bile karmaşık bir dile sahip olduğunu örnek verir. Bu topluluğun dilinin, soyut kavramları, görünmeyen varlıkları ve karmaşık akıl yürütmeleri ifade etmeye elverişli olduğunu belirtir. Yazar, “Taş Devri dili” diye bir şey olmadığını; keşfedilen her insan topluluğunun karmaşık bir dile sahip olduğunu vurgular. Antropolog dilbilimci Edward Sapir’in “Dilsel şekiller söz konusu olduğu zaman, Platon Makedonyalı domuz çobanıyla, Konfüçyüs ise Assarn’ın ilkel kafa avcısıyla atbaşı gider” sözünü alıntılayarak, ilkel toplulukların dillerinin bile en gelişmiş medeniyetlerin dilleri kadar karmaşık olduğunu ifade eder.
Ayrıca, Pinker toplumdaki “en az eğitimli” kesimin bile aslında karmaşık bir dil konuştuğunu, bu dilsel yetkinliğin “mükemmel mühendisliğin” bir örneği olduğunu savunur. Dilin çabasızlığı, konuşmanın ardındaki karmaşık makine dairesini gizler. Pinker, karmaşık dilin evrensel olduğunu, çünkü her çocuğun her nesilde dili “yeniden keşfettiğini” iddia eder. Çocukların bunu kendilerine öğretildiği, çok zeki oldukları veya işlerine yarayacağı için değil, sadece “kendilerine engel olamadıkları için” yaptıklarını söyler. Bu durumun, köle ticareti dönemindeki pidgin dillerinden kreollere geçiş gibi, insanların sıfırdan karmaşık bir dil yaratabildiği durumlarla görülebileceğini belirtir.
Gevezeler
Bu bölüm, dilin bir içgüdü olduğu ve insan zihninin doğuştan gelen dilbilgisi mekanizmalarıyla donatıldığına dair güçlü kanıtlar sunar. Pinker, dilin kültürel bir icattan çok, biyolojik bir adaptasyon olduğunu çeşitli örneklerle savunur ve dilsel determinizm (Sapir-Whorf hipotezi) gibi yaygın yanılgıları çürütür.
Dilin Oluşumu: Pidginlerden Kreollere
Pinker, karmaşık dilin sıfırdan nasıl ortaya çıktığına dair en güçlü kanıtlardan birini köle ticareti döneminde ortaya çıkan dillerle açıklar. Farklı dilleri konuşan kölelerin ve işçilerin iletişim kurmak için geliştirdikleri basit ve dilbilgisi açısından kısıtlı geçici argolar olan “pidgin dilleri”nden bahseder. Bu pidgin dillerini konuşan yetişkinlerin çocuklarının ise, bu pidginleri doğal olarak karmaşık dilbilgisel yapılara sahip tam teşekküllü “kreol dillerine” dönüştürdüğünü belirtir. Dilbilimci Derek Bickerton’a göre, kreol dilbilgisi, insan beyninin doğuştan gelen dilbilgisi mekanizmasını yansıtır. Bu durum, çocukların dilbilgisini dışarıdan kopyalamak yerine, kendi içlerindeki mekanizmalarla yarattıklarını gösterir.
İşitme Engelli Çocuklar ve İşaret Dili
Pinker, benzer bir olgunun işaret dillerinde de görüldüğünü vurgular. Doğuştan işitme engelli çocukların çoğunun işiten ailelere sahip olduğunu ve bu ailelerin genellikle işaret dilini tam olarak bilmediğini veya çocuklarını dudak okumaya zorladığını belirtir. Ancak bu çocuklar, diğer işitme engellilerle bir araya geldiklerinde veya ebeveynlerinin kısıtlı işaret dili kullanımına maruz kaldıklarında, ebeveynlerinden çok daha karmaşık ve tutarlı işaret dilleri geliştirebilirler. Simon adında bir çocuğun, ebeveynlerinin hatalı Amerikan İşaret Dili kullanımlarına rağmen, dili onlardan çok daha iyi ve dilbilgisel açıdan doğru kullanması bu duruma örnek olarak verilir. Bu, kreolizasyonun canlı bir örneğidir ve dil ediniminin taklitten öte, doğuştan gelen bir yeteneğe dayandığını kanıtlar. Yetişkinlerin ikinci bir dil öğrenirken zorlanmaları, dil ediniminde kritik bir dönemin varlığına işaret eder.
Çocukların Dilbilgisi “Hataları” ve “Wug Testi”
Pinker, çocukların yaptığı “mantıksal” hataların aslında onların dilbilgisini taklit etmediğini, aksine kendi kurallarını oluşturduğunu gösterdiğini söyler. Örneğin, İngilizcede üçüncü tekil şahıs -s takısı gibi gereksiz ancak dilbilgisel olarak önemli kuralları çocukların 3.5 yaşından önce %90 oranında doğru kullanmaya başlaması, dil ediniminin ne kadar hızlı ve içgüdüsel olduğunun bir göstergesidir. Çocukların daha önce duymadıkları veya taklit etmedikleri “bana şunu verer misin” veya “biz tuttu bebek tavşan” gibi hatalı ama kurala dayalı cümleler kurabilmesi, dil ediniminin taklitten ziyade, içsel bir dilbilgisi mekanizmasından kaynaklandığını doğrular.
Dil İçgüdüsünün Nörolojik Kanıtları
Pinker, dilin bir içgüdü olduğu tezini desteklemek için beyin hasarları ve genetik bozukluklardan elde edilen kanıtları sunar.
Broca Afazisi: Beynin sol yarıküresinin ön lobunun alt kısımlarındaki hasarın (örneğin felç veya silah yaralanması) konuşma zorluğuna (Broca afazisi) yol açtığını belirtir. Mr. Ford örneğinde, hasta kas kontrolü normal olmasına rağmen dilbilgisel olarak tutarsız, takısız konuşur ve karmaşık dilbilgisel yapıları anlayamazken, diğer bilişsel yetenekleri (zeka, resim çizme, hesaplama) korunmuştur. Bu, dil yeteneğinin genel zekadan bağımsız olduğunu gösterir.
Özgün Dilsel Noksanlık Durumu (ÖDN/SLI): Bazı çocukların dil gelişiminde belirgin gecikmeler yaşadığını, özellikle telaffuz ve dilbilgisi hatalarının yetişkinliğe kadar sürdüğünü belirtir. Bu durumun kalıtsal olduğu ve aile içinde yayıldığı görülmüştür. Bu çocuklar, “wug testi” gibi dilbilgisi kurallarını genelleme yeteneklerini ölçen testlerde zorlanırlar, bu da onların beynindeki kuralları oluşturan genlerin etkilendiğini düşündürür.
Williams Sendromu: Bu nadir genetik sendroma sahip bireylerin (kromozom 11’deki bir gen kusuru nedeniyle) ciddi zeka geriliği (IQ yaklaşık 50) olmasına rağmen, şaşırtıcı derecede akıcı ve dilbilgisel olarak doğru konuşma yeteneğine sahip oldukları gösterilmiştir. Bu kişiler günlük basit işlerde zorlanırken, karmaşık hikayeler anlatabilir ve nadir kelimeler kullanabilirler. Bu sendrom, dil yeteneğinin genel zeka seviyesinden bağımsız olarak gelişebileceğinin en güçlü kanıtlarından biridir. Pinker, bu vakaların, karmaşık dilbilgisini edinmek için yüksek zeka veya resmi eğitim gerekmediğini, ancak “doğru genlere veya beynin doğru kısımlarına” sahip olmanın önemini ortaya koyduğunu sonucuna varır.
Zihince (Mentalese)
Bölüm, düşüncenin dilsel olmayan unsurlara dayandırılabileceği fikriyle başlar. Psikolojik oluşumlar, az çok net olan ve “bilinçli olarak” üretilebilen ve birleştirilebilen işaretler ve görüntüler gibi düşüncenin öğeleri olarak görülür. Shepard ve Cooper’ın deneyleri, zihinsel dönüşüm gibi görsel düşünce işlemlerinin, harfleri tanımak için zihinsel bir grafik sisteminin kullanıldığını gösterir; bu, dil yetisinden bağımsızdır ve harfleri döndürme süresinin, gerçek bir fiziksel dönüşüme benzer şekilde, dönme açısıyla orantılı olduğunu ortaya koyar.
Filozoflar bir zamanlar sözcükler olmadan düşünceyi tasavvur etmeyi zor bulmuşlardır, bu da belki de kendilerinin konuşma yeteneğine sahip olmalarından kaynaklanıyordu. Ancak Alan Turing’in teorik makinesi, içsel sembolik bir simgeleme yönteminin varlığını göstermiştir; bu, zihince (mentalese) olarak adlandırılan ve düşüncenin nasıl işlediğine dair bir kavrayış sağlayan “düşünce dili”dir. Turing makinesi örneği, “Socrates bir insandır, her insan ölümlüdür” gibi öncüllerden “Socrates ölümlüdür” sonucunu çıkarabilen basit bir sembol işleme sistemini tasvir eder.
Yazar, beynin dili doğrudan dilimizdeki kelimelere veya cümle yapılarına eşdeğer sinir hücreleri olarak işlemediğini, bunun yerine dünya üzerindeki hiçbir dile benzemeyen, kavramları ve aralarındaki ilişkileri ifade etmek için farklı bir iç düzenek, yani zihince kullandığını öne sürer.
Düşünce ile dilin ayrı olduğunu gösteren birkaç dilsel olgu sunulur:
Eş gönderme (co-reference): Aynı kişiye veya nesneye farklı ifadelerle (örneğin “tek ayakkabılı uzun sarışın adam,” “adam,” “o”) atıfta bulunulması, beyinde tek bir şey gibi işlenir.
Deixis (bağlamsal yapı): “Burada,” “şimdi,” “ben” gibi kelimelerin anlamı bağlama göre değişir ve metin veya konuşma dışı yerleşik bir anlamları yoktur.
Eş anlamlılık (synonymy): Farklı cümlelerin (örneğin “Sam duvarın üstüne boya püskürttü,” “Sam duvarı boyayla spreyledi”) aynı olaya gönderme yapması, altında yatan tek bir düşünce betimlemesi olduğunu gösterir.
Bu örnekler, düşüncenin altında yatan betimlemelerin dildeki cümlelerden birçok açıdan farklı olduğunu vurgular. Dil, düşünceleri başkalarına iletmek için, dinleyicinin geri kalanını tamamlamasına güvendiği sıkıştırılmış bir iletişim aracıdır, oysa zihince içsel olarak çok daha zengindir ve tüm detayları içerir. Yazar, insanların İngilizce veya Çince gibi dillerde değil, kendi “düşünce dillerinde” yani evrensel bir zihince düşündüklerini savunur. Bu zihince, konuşulan dillerden daha zengin ve aynı zamanda daha basit olmalıdır, çünkü konuşmaya özgü yapılar içermez. Bir dili bilmek, zihince kelimeleri dizmeyi veya tam tersini yapmayı bilmek demektir; hatta dili olmayan bebeklerin ve birçok hayvanın bile basit zihinceleri olduğu varsayılır.
Dilin İşleyişi: Yapı, Sözcük ve Ses Bilimi
Bu bölümde yazar, dilin yapısını ve işleyiş mekanizmalarını derinlemesine inceler. Dilin karmaşık bir sistem olduğunu vurgulayarak, sözdizimi, anlambilim ve sesbilim gibi temel bileşenlerin nasıl bir araya geldiğini açıklar. Sözcüklerin anlamlarının nasıl zihinde temsil edildiğini ve bu anlamların cümle içinde nasıl bir araya geldiğini tartışır. Sözcüklerin yalnızca seslerden ibaret olmadığını, zihinde belirli kavramlarla bağlantılı olduğunu vurgular. Cümlelerin nasıl kurulduğunu ve sözcüklerin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen kuralları ele alır. Örneğin, özne-yüklem uyumu ve cümle yapılarının evrensel dilbilgisi kurallarına nasıl uyduğunu açıklar.
Pinker, Chomsky’nin “evrensel dilbilgisi” teorisini hatırlatır ve tüm dillerin altında yatan ortak yapıların varlığını savunur. Bu yapıların insan beyninde doğuştan var olduğunu ve dil öğrenimini mümkün kıldığını belirtir. Farklı dillerin yüzeydeki çeşitliliğine rağmen, derin yapılarının benzer olduğunu öne sürer. Örneğin, tüm dillerde özne, yüklem ve nesne ilişkisinin bir şekilde kodlandığını açıklar.
Kelimelerin anlamlarının bağlam içinde nasıl şekillendiğini ve dilin esnekliğini vurgular. Aynı cümlenin farklı bağlamlarda nasıl değişik anlamlar kazanabileceğini örneklerle gösterir. Dilin yalnızca gerçek anlamlarla sınırlı olmadığını, metaforlar ve mecazlar aracılığıyla karmaşık fikirleri nasıl ilettiğini tartışır. Seslerin dilde nasıl organize olduğunu ve belirli kurallara göre bir araya geldiğini açıklar. Örneğin, bir dilde hangi ses kombinasyonlarının kabul edilebilir olduğunun kurallarla belirlendiğini söyler. Seslerin yanı sıra, vurgu ve tonlamanın anlamı nasıl etkilediğini örneklerle gösterir. Aynı cümlenin farklı tonlamalarla nasıl farklı mesajlar iletebileceğini açıklar.
Dilin sınırlı sayıda sözcük ve kural kullanarak sonsuz sayıda cümle üretme kapasitesine sahip olduğunu, bu yaratıcılığın insan zihninin bir ürünü olduğunu savunur. Dilin statik olmadığını, yeni sözcüklerin ve ifadelerin sürekli olarak nasıl ortaya çıktığını ve dilin zamanla nasıl değiştiğini tartışır. Dilin düşünceyi tamamen belirlemediğini, ancak onu şekillendirmede önemli bir rol oynadığını savunur. Dilin zihindeki kavramları nasıl yapılandırdığını, ancak düşüncenin dilin ötesinde de var olduğunu öne sürer. Dilin anlaşılması ve üretilmesi sırasında zihnin hangi bilişsel süreçlerden geçtiğini açıklar. Pinker, dilin karmaşık ancak düzenli bir sistem olduğunu ve insan zihninin bu sistemi nasıl ustalıkla kullandığını vurgular. Dilin yapısını anlamanın, insan doğasını anlamak için kritik bir adım olduğunu savunur. Bu bölüm, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda insan zihninin bir yansıması olduğunu gösterir.
Devam edeceğiz…



Yorum gönder